Sark Meselesi Nedir

Osmanlı devletinde Şark meselesi

Şark Meselesinin Tarihsel Temelleri

Şark Meselesi, basit bir jeopolitik rekabetten çok daha fazlasını temsil eden, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti üzerinde yüzyıllar boyunca yürüttüğü siyasi, ekonomik ve askeri baskıların tamamını kapsayan bir kavramdır. Türkçeye “Doğu Sorunu” olarak çevrilse de bu ifade kavramın derinliğini tam karşılamaz; çünkü mesele, yalnızca doğunun yönetimiyle ilgili bir problem değil, aynı zamanda Avrupa’nın kendi iç dengelerini kurma mücadelesinin bir parçasıdır. 18. ve 19. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte Batı’da bir soru giderek daha yüksek sesle sorulmaya başlandı: Osmanlı çökerse toprakları nasıl paylaşılacak?

Bu soru, diplomatik literatürde “Eastern Question” olarak yer alırken Osmanlı arşivlerinde ve Türk tarih yazımında “Şark Meselesi” adıyla yer buldu. Kavramın kökeninde Osmanlı Devleti’nin stratejik pozisyonu yatmaktadır. Üç kıtaya yayılmış toprakları, Halifelik makamı, Boğazlara hâkimiyet, Orta Doğu enerji yolları, Balkanlar ve Kafkasya’nın kontrolü gibi unsurlar Osmanlı’yı yalnızca bölgesel değil küresel bir güç hâline getiriyordu. Ancak 17. yüzyıl sonrası askeri ve ekonomik gerileme, Avrupa devletleri için yeni bir fırsat oluşturdu. Artık mesele sadece toprak kazanmak değil, Osmanlı’nın jeopolitik mirasını paylaşmaktı.

Şark Meselesinin temelinde iki büyük soru yatmaktadır:

  1. Osmanlı Devleti nasıl zayıflatılacak?
  2. Zayıflatıldıktan sonra boşalan bölgeler kimler arasında paylaştırılacak?

Bu iki soru, yaklaşık iki buçuk asır boyunca Avrupa diplomasisinin merkezinde kaldı. Rusya sıcak denizlere inmek istiyor, İngiltere Hindistan yolunu korumayı hedefliyor, Fransa Akdeniz’de nüfuz alanı arıyor, Avusturya ise Balkanlarda genişleme hayalleri kuruyordu. İşte bu nedenle Şark Meselesi yalnızca Osmanlı Devleti’nin kaderi değil, aynı zamanda Avrupa’nın iç rekabetinin de bir yansımasıydı.

Bu bölümün temel amacı, Şark Meselesinin tarihsel kökenini anlamak ve Avrupa güç dengesinin bir ürünü olduğunu göstermektir. Bunun yanında Osmanlı’nın iç yapısındaki bozulmalar, sanayileşememesi, askeri yenilgiler ve mali sıkıntılar da bu süreci hızlandırmıştır. Bu nedenle Şark Meselesinin kökeni sadece dış politikada değil, aynı zamanda Osmanlı iç dinamiklerinde de aranmalıdır. Bu bağlam, sonraki bölümlerin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.


Avrupa Devletlerinin Osmanlı Üzerindeki Stratejik Hedefleri

Şark Meselesi denildiğinde akla ilk gelen unsurlardan biri, Avrupa devletlerinin Osmanlı toprakları üzerindeki çıkar çatışmalarıdır. Bu çıkarlar birbirinden tamamen farklı görünse de ortak noktası Osmanlı’nın zayıflamasından faydalanmak üzerine kuruludur. Her devletin amacı kendine özgüdür; fakat Osmanlı’nın parçalanması fikri neredeyse her Avrupa gücünün işine gelmektedir.

Rusya, Şark Meselesinin en aktif aktörüdür. Çünkü sıcak denizlere inme stratejisi, Rus dış politikasının yüzyıllardır değişmeyen hedefidir. Karadeniz’de üstünlük kurmak, Boğazları ele geçirmek ve Doğu Anadolu’dan Akdeniz’e ulaşmak Rusya’yı hem ekonomik hem askeri açıdan güçlendirecekti. Bu nedenle Rusya, Balkan Slavlarını kışkırtarak Osmanlı’yı içeriden zayıflatma politikası izledi.

İngiltere ise tam tersi bir strateji yürütüyordu. İngiltere’nin amacı, Osmanlı’nın tamamen çökmesini önlemekti. Çünkü Osmanlı çökerse Rusya çok güçlenecekti ve bu durum İngilizlerin Hindistan yolu için büyük tehdit oluşturuyordu. Bu nedenle İngiltere, Osmanlı’ya zaman zaman destek vermiş ve denge politikası gütmüştür. Kırım Savaşı bunun en önemli örneklerinden biridir.

Fransa, Akdeniz’de etkinlik kurmak ve Katolik dünyasının hamisi rolünü güçlendirmek istiyordu. Özellikle Kudüs ve Katolik kutsal yerleri üzerinden Osmanlı ile diplomatik baskı kurma çabasına girmiştir. Mısır’ın işgali (1798) Fransa’nın Osmanlı üzerindeki çıkarlarının açık göstergesidir.

Avusturya-Macaristan, Balkanları kendi etki alanına katmak istiyordu. Bu nedenle Balkan milliyetçilerini zaman zaman destekledi, zaman zaman bastırdı. Bir yandan Osmanlı’yı zayıflatmak isterken diğer yandan Balkan halklarının fazla güçlenmesini istemedi.

Almanya, daha geç dönemde sahneye çıksa da Osmanlı üzerinde nüfuz kurma çabası oldukça etkiliydi. 19. yüzyılın sonlarında Bağdat Demiryolu projesiyle Osmanlı topraklarında ekonomik ve askeri nüfuz elde etmeye çalıştı.

Bu çok yönlü çıkar çatışması, Şark Meselesinin neden bu kadar karmaşık olduğunu açıkça gösterir. Her devlet Osmanlı’nın geleceği konusunda farklı bir plan yapmış, fakat hepsi Osmanlı zayıfladıkça güç kazanmıştır. Bu nedenle Şark Meselesi aslında Avrupa rekabetinin Osmanlı topraklarına yansımasıdır.


Şark Meselesinin Balkanlar Üzerindeki Etkileri

Balkanlar, Şark Meselesinin en sıcak sahasıydı. Çünkü Osmanlı hâkimiyetinin en zayıf olduğu bölgelerden biri burasıydı ve aynı zamanda Avrupa’nın nüfuz mücadelesinin tam göbeğinde bulunuyordu. Balkan coğrafyası çok milletlidir; Sırplar, Bulgarlar, Yunanlar, Arnavutlar ve Romenler farklı dinlere, dillere ve kültürlere sahiptir. Bu çeşitlilik, dış güçlerin müdahalesi için zemin oluşturdu.

  1. yüzyılın sonlarında başlayan milliyetçilik akımları, Balkanlarda hızlı bir şekilde yayıldı. Avrupa devletleri bu hareketleri destekleyerek Osmanlı’yı içeriden zayıflatmayı amaçladı. Örneğin:
  • Yunan Bağımsızlık Savaşı İngiltere, Rusya ve Fransa tarafından desteklendi.
  • Bulgar bağımsızlık hareketleri, özellikle Rusya’nın Pan-Slavizm politikasıyla güçlendirildi.
  • Sırp isyanları, Avusturya ve Rusya tarafından teşvik edildi.

Bu süreç Balkanlarda sürekli bir karışıklık yarattı. Osmanlı ise bu isyanları bastırmak için büyük askeri ve ekonomik güç harcadı. Bu da devletin zayıflamasını hızlandırdı.

Balkanların Şark Meselesindeki en önemli rolü, Osmanlı’yı parçalanma sürecine sokan ilk bölge olmasıdır. Çünkü Balkan isyanları sadece bağımsızlık taleplerinden ibaret değildi; aynı zamanda Avrupa devletlerinin Osmanlı’nın iç işlerine müdahale etmesi için diplomatik gerekçe yaratıyordu. “Hristiyan halklara zulüm ediliyor” propagandası, sürekli olarak Avrupa basınında kullanıldı.

  1. yüzyılda Balkanlar, adeta Avrupa devletlerinin çatışma alanı oldu. Bu çatışmaların en önemli sonuçlarından biri, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. Bu savaş, Şark Meselesinin Balkanlar’da doruğa ulaştığı dönemi işaret eder. Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarıyla Balkanlar’da büyük devletlerin etkisi daha da arttı.

Balkan Savaşları ise Şark Meselesinin son Balkan perdesidir. Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarının büyük kısmını kaybetmesi, devletin jeopolitik ve demografik yapısını kökünden değiştirmiştir. Balkanlardan gelen göçler, Anadolu’nun nüfus yapısını yeniden şekillendirmiştir.

Balkanlar olmadan Şark Meselesi anlaşılamaz; çünkü bu bölge, Osmanlı’nın çözülme sürecinin hem başlangıç hem de hızlandırıcı unsuru olmuştur.


Osmanlı Devleti Açısından Şark Meselesi

Osmanlı Devleti için Şark Meselesi, sadece dış baskıların bir toplamı değil, aynı zamanda iç yönetim krizlerinin dış güçler tarafından kullanılmasından oluşan uzun bir mücadele dönemidir. Bu süreçte Osmanlı hem topraklarını korumaya çalışmış hem de büyük devletlerin baskısı altında siyasi reformlara zorlanmıştır.

Öncelikle Osmanlı’nın iç yapısı, 18. yüzyıl itibarıyla zayıflamaya başlamıştı. Merkezî otoritenin bozulması, eyaletlerde kontrol kaybı ve ekonomik gelirlerin azalması devletin savunma kapasitesini düşürdü. Avrupa’da sanayi devrimi yaşanırken Osmanlı’nın bu dönüşümü yakalayamaması da büyük bir dezavantaj oluşturdu. Devlet dış güçlere daha bağımlı hâle geldi.

Osmanlı yöneticileri, Şark Meselesi karşısında genellikle “denge politikası” uygulamaya çalıştılar. Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa’nın desteğine güvenildi, İngiltere’nin baskı yaptığı konularda Almanya’ya yakınlaşıldı. Ancak bu denge politikası uzun vadeli bir çözüm sunamadı; çünkü Avrupa devletleri Osmanlıyı korumak değil, kendi çıkarlarına göre yönlendirmek istiyorlardı.

Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı gibi reform girişimleri aslında Şark Meselesinin baskısıyla ortaya çıkmıştı. Avrupa devletleri Osmanlı’nın Hristiyan tebaasına daha fazla hak verilmesini istiyor, bunu da iç işlere müdahale aracı olarak kullanıyordu. Osmanlı ise bu reformlarla hem iç huzuru sağlamayı hem de dış baskıları azaltmayı hedefledi.

Osmanlı için Şark Meselesinin en acı yanı, devletin her diplomatik adımının büyük devletlerin gözünden değerlendirilmesi ve en küçük hareketin bile uluslararası bir krize dönüşmesiydi. Bu durum, 19. yüzyılda Osmanlı’yı adeta bir diplomatik satranç tahtasına dönüştürdü. Devlet kendi kaderini belirlemek yerine, büyük güçlerin kararlarına göre pozisyon almak zorunda kaldı.

Bu bölümün sonunda şunu söylemek mümkündür: Şark Meselesi, Osmanlı Devleti için varoluş mücadelesidir. Bir yandan toprak kayıplarına karşı direnmek, diğer yandan iç düzeni korumak zorunda kalan Osmanlı için bu mesele, devletin kaderini belirleyen en önemli unsur olmuştur.


Şark Meselesinin Zirveye Ulaştığı 19. Yüzyıl Diplomatik Krizleri

  1. yüzyıl Şark Meselesinin en yoğun yaşandığı dönemdir. Bu yüzyılda Osmanlı Devleti neredeyse her on yılda bir büyük bir diplomatik krize sürüklenmiş, büyük devletlerin baskısıyla çeşitli antlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

En kritik olaylardan biri Kırım Savaşı’dır (1853–1856). Bu savaş, Osmanlı’nın Rusya karşısında İngiltere ve Fransa’dan destek aldığı nadir durumlardan biridir. Büyük devletler, Osmanlı’nın çökmesinin kendi dengelerini bozacağını düşündükleri için müdahale etmişlerdir. Paris Antlaşması ile Osmanlı ilk kez Avrupa devletler hukukunun bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Sonrasında Mısır Meselesi, Şark Meselesinin farklı bir boyutunu oluşturmuştur. Mehmet Ali Paşa’nın güçlenmesi hem Osmanlı’nın bütünlüğünü tehdit etmiş hem de Avrupa devletlerini harekete geçirmiştir. Bu mesele, Osmanlı’nın iç sorunlarının nasıl uluslararası krize dönüştüğünün açık bir örneğidir.

En önemlisi ise 1877–78 Osmanlı-Rus Savaşıdır. Osmanlı açısından büyük bir yıkım olan bu savaş sonucunda Ayastefanos Antlaşması imzalanmış, fakat İngiltere ve Avusturya’nın rahatsızlığı üzerine Berlin Kongresi düzenlenmiştir. Berlin Kongresi, Şark Meselesinin zirvesidir; çünkü Avrupa devletleri Osmanlı’yı masada adım adım paylaşmıştır.

Berlin Kongresi’nin ardından Ermeni Meselesi ortaya çıktı. Büyük devletler, Doğu Anadolu’da reform talep etmeye başladı. Bu durum, Osmanlı’nın iç işlerine müdahalenin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteriyordu.

  1. yüzyıl, Şark Meselesinin hem teoride hem pratikte şekillendiği bir dönemdir. Osmanlı bu yüzyılda hem toprak kaybetmiş hem de siyasi bağımsızlığını büyük ölçüde sınırlayan antlaşmalara zorlanmıştır. Bu nedenle Şark Meselesi dendiğinde akla ilk gelen dönem, 19. yüzyıldır.

Birinci Dünya Savaşı ve Şark Meselesinin Son Evresi

I. Dünya Savaşı, Şark Meselesinin son perdesidir. Osmanlı Devleti savaşın içine çekilirken Avrupa’nın Osmanlı coğrafyasını nasıl paylaştıracağı çoktan planlanmıştı. Bu planın en açık örneği Sykes-Picot Antlaşmasıdır (1916). İngiltere ve Fransa, Osmanlı topraklarını masa başında bölüşmüş, Orta Doğu’nun bugünkü siyasi sınırlarının temelleri bu anlaşmayla atılmıştır.

Arap isyanları, İngiltere’nin Osmanlı’yı içeriden zayıflatma planının bir parçası olarak desteklenmiştir. Osmanlı’nın savaş cephelerindeki yenilgileri, devletin parçalanma sürecini hızlandırdı. Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’nun her bölgesi işgale açık hâle geldi.

Bu dönem Şark Meselesinin artık “Osmanlı nasıl paylaşılacak?” aşamasına geldiğini gösteriyordu. Savaş boyunca yapılan gizli anlaşmalar (Sazonov-Paléologue, Saint-Jean-de-Maurienne vb.) Osmanlı’nın yok sayıldığını açıkça ortaya koyuyordu.

I. Dünya Savaşı, Şark Meselesinin fiili sonuçlarını ortaya çıkarmış ve Osmanlı’nın siyasi olarak sona ermesiyle sonuçlanmıştır.


Cumhuriyet’in Kuruluşu ve Şark Meselesinin Kapanışı

Şark Meselesinin gerçek anlamda sona ermesini sağlayan olay Türk Milleti’nin Millî Mücadele ile kazandığı bağımsızlıktır. Mondros sonrası başlayan işgaller, Anadolu’da büyük bir direnişin oluşmasına zemin hazırladı. Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı, hem askeri hem diplomatik anlamda dünya tarihine geçen bir mücadele oldu.

Lozan Antlaşması (1923), Şark Meselesinin kapanış belgesidir. Çünkü bu antlaşma ile Türkiye’nin siyasi sınırları çizildi, kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı ve Türkiye tam bağımsız bir devlet olarak tanındı. Böylece Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerindeki baskı ve müdahale politikaları tarihsel olarak sona erdi.

Cumhuriyet’in kuruluşu aynı zamanda bölgesel güç dengelerini de değiştirdi. Türkiye, Batı ile dengeli ilişkiler kurarken bir yandan da ulusal çıkarlarını korumayı başaran yeni bir dış politika anlayışı geliştirdi.

Bu nedenle Şark Meselesinin son perdesi, Osmanlı’nın çöküşü değil Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşudur. Yeni devlet, eski defterleri kapatmış ve kendi kaderini kendi belirleyen bir ulusal egemenlik düzeni kurmuştur.